25/12/2009 - DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN
sadece sana... Dolunay misali leylin kör karanlığını aydınlatan O mehpare siman hiç solmasın ve Güneşin her şafak bıkmadan usanmadan, inatla Umutlara doğsun yemyeşil, yepyeni ve Masmavi semada yıldızın her dem parlak olsun. Gözüne hayat veren bebeğinin Üzerine konmasın namerdin tozu ve Neşe dolup şen olsun içinde yaşattığın Ürkek çocuğun o masum kalbi ve Nereye gidersen senle gelen mutluluk gölgen olsun. Kuzey rüzgarlarının iç sızlatan havası Uğramasın rengarenk çiçeklere aç dağlarına ve Tüm kalp ağrılarını alıp götürsün içine yuva yapan Leylekler güneyin cehennem sıcaklarına ve Uzakların yakın, yakınların yanıbaşında olsun. Olmasın artık sevgi dolu, sevgiye muhtaç gönlünde Lakayt aşıkların alelade vurdumduymazlığı ve Sevinç denizinde yol alırken sonsuza, dertlerin batsın Uçsuz bucaksız okyanusların ta en dibine ve Nihayete ererken ömrün, son sözün aşk olsun...
H.A
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/9/2007 - SEN BENİM N'EMSİN
O'ya...
SEN BENİM N’EMSİN
I Sen benim n’emsin?
Sen benim; Yaradan’dan ötürü yaradılanı sevişim, Bir adım gelene on adım gidişimsin. Ve herkesi olduğu gibi kabul edişimsin.
Sen benim; yalandan ve sahteden kaçışım, Riyadan bıkışım, gerçeği arayışımsın. Ve nihayet doğrunun tadına varışımsın.
Sen benim; haksızlığa ve zulme baş kaldırışım, Mazluma kucak açışım, zalime düşmanca bakışımsın. Ve mağdurdan yana tavır alışımsın.
Sen benim; bugünüme şükür ve yarınıma dua edişim, Azla yetinişim, çoğa göz dikmeyişimsin. Ve kapanmayan avuç içimsin.
Sen benim; hayat ve kaderle inatlaşmam, Ekmek için kavgam, bitmek tükenmek bilmeyen davamsın. Ve zorluklara karşı yılmayışımsın.
Sen benim; menfaate ve çıkara tepkim, Almak için verene öfkem, ille de karşılık bekleyene lanetimsin. Ve alayına isyan edişimsin.
Sen benim; ahlaksızlık ve yozlaşmayla mücadelem, Para için kendini satana küfredişim, başkalaşana verip veriştirişimsin. Ve eskiyi özleyişimsin.
Sen benim; duygusal yaradılışım, En ufak şeyi kafaya takışım, kolay unutamayışımsın. Ve bundan bir türlü sıyrılamayışımsın.
Sen benim; sonsuz sadakatim, Merhametim, hissiyatim, şefkatimsin. Ve aman diyene yüz çevirmeyişimsin.
Sen benim; her şeye rağmenim, Asla pes etmeyişim, başımı öne eğmeyişimsin. Ve ümidimi yitirmeyişimsin.
Sen benim; yaşama ülküm, Namusa olan düşkünlüğüm, namussuzluğa küskünlüğümsün. Ve gururum, onurumla olan bütünlüğümsün.
Sen benim; karakterim ve kişiliğim, Objektif fikrim, subjektif hissimsin. Ve hayata bakışımsın.
(Sen benim; bendeki benimsin.)
II İyi de sen benim n’emsin?
Sen benim; henüz tanıdığım kırk yıllık ahbabım, Hiç yüzüne bakmadığım, gözümden sakındığımsın. Ve çook uzaklardaki yakınımsın.
Sen benim; sıradanlaşmayacak sıra dışım, Aynı yöne gittiğim yoldaşım, her şeyimi paylaştığım sırdaşımsın. Ve sonunda nihayete eren arayışımsın.
Sen benim; iç güzelliğim, Tertemiz kalbim, paramparça olmuş iyi yüreğimsin. Ve kanadı kırık meleğimsin.
Sen benim; korku kaynağım, Kırmaktan çekindiğim narin fidanım, incecik dalımsın. Ve koparmaya kıyamadığım nadide çiçeğimsin.
Sen benim; çok çabuk edindiğim alışkanlığım, Çayla içtiğim sigaram, beş yıldır içilmeyi bekleyen biramsın. Ve asla vazgeçmek istemediğim tiryakiliğimsin.
Sen benim; yüzsüzlüğüm, Yanlış anlaşılabilecek açık sözlülüğüm, ısrarcı düşkünlüğümsün. Ve mutluluğunu varlığının bile üstünde gördüğümsün.
Sen benim; kimselerden soramadığım, İyi haberinle rahatladığım, haber alamayınca meraklandığımsın. Ve telefonla olan tehlikesiz yakınlaşmamsın.
Sen benim; sahte dünyadan aldığım gerçeğim, Onca kötülük arasında nesli tükenmiş iyiliğim, uçmayı unutan kelebeğimsin. Ve bozduğum yeminimsin.
Sen benim; gökte ararken yerde bulduğum, Hüznüne ve sevincine ortak olduğum, hemen her gün hatırını sorduğumsun. Ve oynamadan çıkan piyangomsun.
Sen benim; üç kuruşluk dünyadaki hazinem, Hiçbir şeye değişmeyeceğim, kaybetmek istemeyeceğimsin. Ve paha biçilemeyeceğimsin.
Sen benim; iki yüzlü olmayan iki yüzüm, Seninle ağlayan gözüm, sevincine hasret gülüşümsün. Ve mutluluğa verilmiş sözümsün.
Sen benim; sadece mutluluğunu istediğim, Sırf bunu için çaba sarf ettiğim, başka da bir beklenti içine girmediğimsin. Ve dinlemekten sıkılmadığım melodimsin.
Sen benim; uğruna yalnızlığımı feda ettiğim, Yine aynı uğurda yalnız kalmayı göze alabildiğim, yalnız olmadığını bilmeni istediğimsin. Ve veda etmekten çekinmeyeceğim vazgeçilmezimsin.
Sen benim; görmeden ve duymadan da yapabildiğim, Gönülde(n) hissettiğim, dilimde(n) zikrettiğimsin. Ve samimiyetine güvendiğimsin.
Sen benim; sendeki ve bendeki kadarım, Yarıya yakınım, neredeyse tamamımsın. Ve yüzde birlik hata payımsın.
(Sen benim; bendeki senimsin.)
III Peki ama sen benim n’emsin?
Sen benim; adım, İşlenmemiş oyam, fırtınalı deryamsın. Ve beyaz tacı takamadan devrilen hakanımsın.
Sen benim; baba yurdum, Fındık center Giresun’um, mega köy İstanbul’umsun. Ve şehitler diyarı Çanakkale’msin.
Sen benim; işim, Öğretmen olmayı isteyişim, müdürlüğe kadar yükselişimsin. Ve helalinden kazanmanın güzelliğini fark edişimsin.
Sen benim; yaşım, Yirmi yedide dertsiz başım, yirmi sekizde kanlı gözyaşımsın. Ve kaderden kaçamayışımsın.
Sen benim; bunları yazma sebebim, Mutlu olmanı dilediğim, yüzünün artık gülmesini istediğimsin. Ve Allah’tan bir daha böyle acılar yaşatmamasını temenni ettiğimsin.
(Sen benim; bendeki senim, sendeki benimsin.)
IV Tüm bunlardan başka sen benim n’emsin?
Sen benim; tüm bunlardan başka hiçbir şeyim, Sevgiliden gayrı her şeyim, amma da çok şeyimsin. Ve beni asla yanlış anlamanı istemeyişimsin.
Sen benim; inanır mısın, sadece ve sadece arkadaşım, Ama ölüm kadar gerçek arkadaşım, canım arkadaşımsın. Ve siyahın üstüne koyduğum beyazımsın.
(Sen benim; sendeki ve bendeki toplamımsın.)
H.A
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/7/2006 - KENDİNE İYİ BAK!
|
Şeyh Galip ismini hepiniz duymuşsunuzdur. 18. yüzyılda yaşamış olan üstat Galip, divan şiirinin son büyük temsilcisidir. Hatta şöyle bir iddiada da bulunabiliriz ki, divan şiiri geleneği onunla son bulmuştur. Galip şöyle diyor bir beyitinde:
Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen
Merdum-ı dide-yi ekvan olan ademsin sen
(zübde: bir şeyin en seçkin parçası, öz, sonuç/ merdüm: insan/ dide: göz/ ekvan: varlıklar, yaratılmışlar)
Yani şunu diyor kısaca: ( Ey insanoğlu) kendine hoşça ve iyi bak ki sen kainatın özüsün. Sen yaratılmışların gözü, göz bebeği olan insansın.
Günlük hayatımızda hepimiz " kendine iyi bak" temennisini kullanırız. Şair de bu söz grubu yerine aynı manaya gelen " hoşça bak zatına" ifadesine yer vermiş. Yani günümüzde kullandığımız bu " kendine iyi bak", çok eski bir temenni sözcüğü. Ama asıl önemli olan bu sözcüklerin ardına gizlenmiş olan manalar. Bu, "kendine iyi bak" ma gerçek ve ilk akla gelen manasıyla " sağlığına dikkat et" gibi bir çağrışım yapıyor. Benim üzerinde durmak istediğim esas konu, sözün manevi boyutu. İnsanın ruhuna, gönlüne, aklına, ahlakına, vb. iyi bakması gerektiği boyutu.
Hepimiz geldik, gidiyoruz. Peki kaçımız şairin söylediğine kulak kabartıyoruz? Kaçımız sağlığımıza, bedenimize, ruhumuza, aklımıza, ahlakımıza, gönlümüze ve fikrimize iyi bakıyoruz? İçki ve sigara içerek, düzensiz beslenerek sağlığımıza ve bedenimize kötü davranıyoruz. İnsancıl kuramcılar, insanın özünde iyi olduğunu belirtmişlerdir. Evet, hepimizin özünde iyilik var. Kimse doğuştan günahkar ya da kötülüğe meyilli değil. Yani hepimizin içinde iyi olma potansiyeli var. Şüphesiz kimse mükemmel değil. Ama şu da bir gerçek ki hepimizin bir aklı var, bizi diğer yaratılmışlardan üstün kılan bir aklımız var. Aynı zamanda bu akıl yetisinin bize yüklediği büyük sorumluluklar da var. Diğer insanlardan bizi ayıran ayrıcalığımız da bu aklı nasıl, ne yönde kullandığımızla ilgili. Peki kaçımız aklımızı olumlu yönde, olumlu işler için kullanıyoruz? Günlük yaşamın keşmekeşine kaptırdık kendimizi. Atalarımızın " Tüfek icat olundu mertlik bozuldu." dediği gibi, ne zaman para hayatımıza girdi, insanoğlu - amiyane tabirle- bozulmaya başladı. Hepimiz " cebimize iyi bakma" telaşına düştük. Evet, ekonomik şartlar diyoruz. Çok doğru. Malum, hayat ve hayatı idame ettirmek zor. Adeta bu bir parola gibi dilimizde dolaşıyor. Evet, bu dünya hayatı zor. Peki ya öbür hayatımız? Kaçımız bu dünyayı düşündüğümüz kadar "öbür" ü düşünüyoruz? Hayat zor lafının ardına neden çoğumuz maddiyatı iliştiriyoruz? Dünyevi zorluklara neden bir de manevi boyutta bakmıyoruz? Kimimiz inanmadığından, çoğumuz da işimize gelmediğinden dolayı olayın bu boyutunu görmüyor ya da görmek istemiyoruz. Yani biliyoruz, farkındayız ama işimize gelmiyor ya da zor geliyor. Bunun sonucu olarak sürekli zayıflıyoruz. Göbeğimiz şişerken; inancımız, ahlakımız, kültürümüz, değerlerimiz, gönlümüz, hatta duygu ve düşüncelerimiz zayıflıyor. Mutsuzuz. Paramız var ya da yok; zenginiz ya da fakiriz ama mutsuzuz. Çünkü maneviyatımızı yitirdik. Çünkü biz, zengin- fakir mutluluğu parada aradık ve maddiyatı seçtik. Ama para saadet getirmedi. Aklımız sürekli para ve hesap kitapta. Aklımız bile maddeleşti. Sadece aklımız değil duygularımız ve düşüncelerimiz de maddeleşti. Ama şu da bir gerçek! ki biz modern! olduk. Giyim kuşamımızla, hal ve hareketlerimizle, yaşam tarzımızla, hoş fakat boş düşüncelerimizle çağdaş! olduk. Koca bir çağı yakaladık fakat insanlığımız firar etti. İsteyerek ya da istemeyerek bu kaçışa izin verdik. Maddiyata bu kadar bağlandık, çağdaş! olmaya kendimizi bu kadar kaptırdık ki maneviyat nedir unuttuk. Hatta maneviyata bile saldırır olduk. Kendimiz gibi olmayanları, çağdışı olmakla suçladık. Yaradılanı sevemedik bir türlü Yaradan' dan ötürü. Hor gördük, zulüm ettik, zorladık, baskı uyguladık. Sevmek şöyle dursun, varlığına bile tahammül edemedik. Biz aslında kendimizi sevemedik. Bu yüzden de hep başkası olmaya çabaladık. Keşke özümüze, özümüzdeki iyi insana dönebilsek. O zaman ortada hiç bir sorun kalmayacak.
Modern yaşamın kaçınılmaz bir sonucu olarak maddeye, maddeciliğe yöneldik. En yüce duyguları bile maddeye indirgedik. Aşklar, sevgiler, dostluklar, değerler, vb. bir çokları bundan nasibini aldı. Kendimizden, kendi kültürümüzden uzaklaştık, başkalaştık. " Dünyaya bir kere gelme" gerçeğini yanlış yorumladık. Bu yanlış yorum tüm hayatımızı etkiledi. Aslında biz misafir olduğumuzu unutup, ev sahipliğine soyunduk.
Ve'l- hasıl- ı kelam, şair, bu günleri adeta o zamandan görmüş ve bize " hoşça bak zatına" temennisinde bulunmuş. Bunun salt bir temenniden ibaret olmadığı kanısındayım. Sanki üstü kapalı olarak bizi uyarmış gibi. Sanki aslında şöyle demiş: Ey insanoğlu, şöyle bir kendine bak. Sen ki kainatın yaratılış sebebi, özü ve sonucusun. Her şey sen var olduğun için var. Bu, sana verilmiş en büyük ayrıcalıktır. Bu üstünlüğünün farkında ol. Bunun kıymetini bil ve hiç bir zaman bu ayrıcalığını unutma. Yaptığın işleri bunu düşünerek, bunun farkında olarak yap. " Büyük başın büyük derdi olur." demiş atalarımız. Bizler de bu kainatın büyük başlarıyız bu anlamda. Bunun getirdiği büyük sorumluluklarımız da var haliyle. Peki ne yapmalıyız? Öncelikle insan olduğumuzun - yukarıda değinilen tüm yönleriyle- farkında olmalıyız. Zaten bunu fark ettiğimizde, sorumluluk bilinci kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Şimdiye kadar yerine getiremediğimiz ya da eksik yerine getirdiğimiz sorumluluklarımızı yerine getirmek hiç de zor değil ve hiç bir şey için geç değil. Size acizane tavsiyem bilgisayarınızın başından kalkıp mümkünse bir boy aynasının karşısına geçin ve "hoşça bakın zatınıza." İyi seyirler... |
|
|
|
|
Yorum (14) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Doğruların kaderidir yalnızlık;kargalar sürüyle, kartallar yalnız uçar...
Kategoriler
Arkadaşlarım
rojin biraztebessum Blogcu Yardım
|